Okuyacağınız bu hikaye ile gerçek hayatta yaşananların uzaktan yakından alakası yoktur demek ne kadar doğru bilinmez. Bilinen birşey varki burada yazılanlar hayata ve hayallere dairdir. Takdir okuyucunundur. Aman okuyucu çok hayalperest olma, çevrende gördüğün her kişi bu yazıya uyabilir karşındakine bakıp işte buldum, o kişi budur diye sanma.

Zamanın üzerinde kurduğu baskı onu bunaltmanın eşiğine getirmiş, buharlı bir trenin son sürat giderken buharını açık mavi gökyüzüne püskürterek sanki rahatlıyormuş hissini uyandırdığı, çığlık çığlığa bağırışına misal açık mavi gökyüzüne bağırma isteği ve arzusu gün be gün artıyordu. Artık dayanacak gücüm yok. Bırakın beni kurtulmak istiyorum bu dehlizlerden, çekilin yanımdan, bırakın yakamı söylevlerine denk yapmış olduğu çıldırmış hareketleri son günlerdeki doğal davranışları olmuştu.  Yorgundu, bitkindi. Silkinmekti tek dileği. Hayatın üzerine bırakmış olduğu tortulardan silkinmekti tek isteği. Ne yapmalı, ne etmeli savaşçı sıfatını gölgeleyen yorgun tamlamasını atabilmeliydi üzerinden. Kafası karışık, aklı bulanık, alemi dağınık bir halde bir oraya bir buraya savrulurken çevresindeki arkadaşları halinden endişe ediyorlardı. Neredeydi bu hanım kızımızın imdadına yetişecek Hızır misal gönül erbabı kimse… Dualar onaydı tez zamanda inşaallah tez zamanda yarabbi…

Gün gelmiş, kafasını biraz olsada dağıtabileceği zaman dilimine kavuşmuştu. Artık stresli saydığı iş hayatının bunaltıcı saatlerinden onbeş günlüğüne sıyrılmanın sıcaklığını kemiklerinde hissetmeye başlamıştı. Kemiklerinde ki bu sıcaklık, geçicide olsa rahatlığa kavuşmasından ziyade Antalyanın güneşininde etkisi yok değildi. Vermiş olduğu 3-5 kilo ile aynanın karşısında kendisine dünya güzeli edasıyla bakıp saatler geçirmesini sağlıyordu. Allahım ne kadarda güzelim. Gerçi bunu kendisine diyen pek çıkmamıştı bu güne kadar ama olsundu, bananeydi, kimden onaneydi, kimeneydi.

Sabahın ilk ışıkları yüzüne vurunca bir sıcaklık hissetti yarı uyanık vaziyetiyle yüzünde. Mutlu oldu. Akşam gelecek misafirler aklına geldiğinde kanatlanmıştı sanki. Pır pır oldu yüreciği… Bedeni küçük bir kuş misali havalarda uçarcasına bir o yana bir bu yana dans ederek hareketlerde bulunuyor, sek sek bir oyana bir bu yana sekiyordu. Kendine aynada baktı, şöyle bir göz gezdirdi ve kendi kendine espiriyi patlattı. “Minik kuş”.. Ne büyük bahtiyarlıktı yaşadığı bu saatler.. Tıpkı bundan 1 sene önce, şimdi kayınvalidesi olacak olan o aziz insan Şukufe hanımla karşılatığı güne denk bir gün yaşıyordu.

Anneciği, Şukufe Şeker. Fazla söze ne hacet, şeker gibi kadın. Yüzünden eksik olmayan tebessüm, gelini olacak kızına bakışlarındaki merhamet, oğlunu ağzına aldığında saatlerce bahsetmesi, hoş sesli gülüşü, yüksek desibelden konuşması, Fenerbahçeli oluşunun taaa Şükrü dedesine dayandığını söylemesi ile özetlenebilecek bir kadındı Şükufe Teyze. Adının isim babası, dedesi Şükrü Saraçoğlu onun hayatında ilk sıralarda gelen erkeklerden biriydi. Adam dediğin dedesi gibi olmalı, onun yaşamış olduğu hayatın benzerini yaşamalı, dünyasının bir yanında Fenerbahçe bir yanında diğer hayatı olmalıydı. Oğluna dedesinin ismini vermiş, aslan parçası gibi bir evlat yetiştirdin diyenlere “Aslan parçası demeyin ona, benim evladım aslan avcısı Şükrü Şeker’dir” diye terslerdi. Sen ne hoş seda bir kadınsın Şükufe Teyze, ne mübarek bir insansın…