Mart 2006

Mutlu bir gün sonu

30

Mart

O gün şirkete geldiğinde gününün bu kadar mutlu biteceğini hayal dahi etmemişti…

Şirkete geldiğinde alışılmadık hiçbirşey yoktu. Herşey yerli yerinde duruyor kendisini bekleyen onca iş fütursuzca göz kırpıyordu. Masasına tüm isteksizliği ile tam yerleşecekti ki klasik olarak sorumlu olduğu bazı sorunlar yavaş yavaş kapısını tıklatmaya başlamıştı. Yapılması gereken onca iş yokmuşçasına birde ardı arkası kesilmeyen sorun demetleri spontane olarak önüne servis yapılıyor çözüm bulması için medet umuluyordu…

Şirkette geçen onca ay ve bunca yılla beraber gelen stres artık onda bıkkınlık rüzgarları estiriyordu.. Tek yapmak istediği kırlarda, parklarda çocuklar gibi koşmak, oynamak umursamaz bir kaç saat geçirmekti. Evet evet bir kaç saate bile razıydı… Yeterki şu boğucu iş hayatından birazda olsa kurtulabilmek, hayata pembe gözlüklerle ufacıcıkta olsa bakabilmekti son zamanlarda hayallerini süsleyen… Ama ne mümkün… Başını işten kaldıramıyordu ki yorgun savaşçı… Bu güne kadar bir sürü maceraya atılmış, başarmış, başaramamış ama yılmamıştı.. Evet o bir savaşçıydı.. Kimse düşünmese bile sonuna kadar böyle düşünüyordu… Kendisi için savaşçı sıfatını yıllarca kullanmış ama artık yorgun düşmüştü. Artık savaşçı sıfatının önüne yorgun fiilini koyması farz olmuştu… O yılların eskitme yolunda anlaştığı ve bu uğurda spordan, hareketten, jimnastikten ve bilimum sağlıklı yaşamdan mahrum kalarak kilo aldığı yorgun bir savaşçıydı…

Her zamanki gibi işlerini yapmış ve evine gitmek için hareketlenmişti. Tek yapmak istediği artık evine gidip uyumak ve yarının stresli ve yorgun gününe mümkün olduğunca hazır olabilmekti. Sabah kırlarda, parklarda,bahçede oynama veya zıplama gibi düşünceleri onun için aksiyon filimlerindeki kadar yorucu gözüken insan halleri olarak halleniyordu…

Otobüste her zamanki gibi evine doğru yol alıyordu.. Otobüsün yol alış hızı, eve gidiş güzergahı, kalabalıklığı, bunaltıcı ve sıkıcılığı vs.. vs… herşey normaldi.. Tek normal olmayan otobüsün orta kısımlarından gelen sesti. Daha sonra adlarının Şukufe ve Safiye olduğunu öğreneceği nine yaşındaki, söylem diliyle teyzelerin konuşması otobüsün sıkışıklığı ve kalabalıklığına rağmen ön sıralara kadar geliyordu… Konuşmalar gayet net bir şekilde duyuluyor ve tüm otobüs bu iki teyzeye kilitlenmiş onları dinliyordu… Hatta bu iki teyzenin konuşmaları, iki kişinin konuşmasından çok bir tiyatroda geçen iki komedyenin diyaloğu gibiydi…

Otobüse yolcular bindikçe bizim yorgun savaşçı için tiyatronun ön koltuğunda yer ayrılmışçasına bu iki teyzeyi gayet yakından seyretmek nasip olmuştu. Yalnız bu teyzeler, bırakın kendi aralarında konuşmayı çaplarının yettiği alanda herkes ile muhabbet kurma sevdasındaydılar..

Yorgun savaşçı o gün göz alıcı mavi elbiselerinide nereden giymişti ki sanki. Bu elbiseler iki tayzemizin ilgisini çekmiş ve tüm abidik gubidik ne kadar soru varsa bizim yorgun savaşçıya yöneltmeye başlamıştı. Bir anda afallayan ve toparlanabilme fırsatı bulamayan yorgun savaşçı, özel hayatı ile ilgili tüm giriş bilgilerini Şukufe ve Safiye teyzelere anlatarak bir şekilde otobüsle de paylaşmıştı. Artık oda tiyatro sahnesindeydi ve tüm gözler onun üzerindeydi…

Aslında tek sıkıntı verici şey özel hayatındaki giriş bilgilerinin tanımadığı insanlar tarafında da öğreniliyor olmasıydı. Ama olsun canım bu otobüsten indikten sonra kim ne hatırlayacaktı ki… Diğer geri kalan herşey günlerdir arayıpta bulamadığı, başaramadığıydı… Tiyatro sahnesindeymiş gibi olmak hiçte kötü gelmiyordu artık.. Çünkü Şukufe ve Safiye Teyze yorgun savaşçı için bir sürü methiyeler diziyor, sevgilerini dokunarak, hatta ve hatta mıncıklayarak gösteriyor ve dünyanın kraliçesiymiş gibi davranıyorlardı.. Yorgun savaşçı yaşadığı bu durum karşısında keyiften dört köşe oluyor, tüm dertler tasalar bir tarafa sürükleniyor ve kendinden uzaklaşıyordu. Ne iyi insanlar vardı hayatta diye düşünüyor, içinde sevinç baloncukları patlıyordu… Yaşasındı, iyiki böyle insanlar vardı…

Otobüs ineceği durağa yaklaşmış, artık ayrılık vakti gelmişti. Keşke hiç bitmeseydi de şöyle bir Ankara yapıp gelseydik diye içinden geçirdi yorgun savaşçı. Tüm stres, dert tasa gitmişti artık üzerinden.. Ne büyük mutluluk ne büyük bahtiyarlıktı bu son 45 dk. da yaşadıkları… Yarın artık onun için çok daha kolay olacaktı onun için.. Bunca iltifatlar, sevgi gösterileri hatta ve hatta oğluna istemeler… Olunmayacak kısa bir zaman dilimi olduğu için samimi üzülmeler.. Ne iyi teyzelerdi Şukufe Teyze ile Safiye Teyze..

Siz ne iyisiniz Şukufe & Safiye Teyze…
Ne iyisiniz :)


Vesile…

30

Mart

Gönlüme düştü aksin lal oldum
Süzüldüm hilal oldum
Zahire esiyordum hoyratça
Sebeple hem hal oldum
Düş kurdum gerçeklere içimdeki geceden
Ruhum öyle yavan ki medet umdum heceden
Ve kalemimi kırdım asırdan Bilal duydum
Nefsimi yemyeşil bir darağacında buldum
Teyakkuz ise eğer  ağlamaz artık  nadan
Ama Kopmuşsa  damarl  Şahından ve arından
Yazarım yazılmasın…..
Göşyaşları ki katran
Simsiyah taşsız zindan
Gıpta ile bakılan toprak olan bir hayvan ,
Yazarım yazılmasın, bu mubarek gecede
Bir tek seni buldum
Bir tek sende buldum
Herşeyi  senin buldum
Gönlüme düştü aksin
Ümitle beyan oldum
Tevbeyle ayan oldum
Süzüldüm hilal oldum
Lal oldum ….

Not:Dost Hediyesi


Mavi…

28

Mart

Gözleri ile çivi gibi duvara sabitlemişti bedenini, ama asıl çivi gibi sabitlenen ruhuydu…

Aklı fikri onda kalmıştı. Gözleri ile baktığında sanki kendi dünyasında sonsuzluğa ufuklar açılmıştı.. Bir “an” süresi kadar kısa bir sürede görmüş ama aklından çıkmamıştı.. Günler geceleri kovalamış ama hala aklından o an gördüğü gözler kalmıştı.

Yüzü aklında bir hayal, silueti hayalden öte yok, adını hiç bilmemişti. Kendi dünyasında tek ismi olabilirdi hayalden öte bir anlık bakışların… Denizler ruhunda çağlıyor, ufuk sonsuza uzanıyordu… Mavi… Evet evet adı belliydi. Mavi…

Hiç tanışmamıştı belki, belki hiç konuşmamıştı… Bir “an” dahi paylaşılmamıştı belki… Tek hece, tek bakış, tek renk vardı aklında… Şairin tamda dediği gibi olmuştu, “Mıh gibi aklındaydı”…..

Ben sana mecburum bilemezsin 
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam  ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki haziran  da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız   fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin

 

 


Artık hayatımdan çıksan diyorum…

26

Mart

Genç adamın aklından geçen bu cümleler dudaklarından bir türlü dökülememişti…

O kadar sene geçen beraberliğe son verebilmek kendisi adına ayrılıktan çok acı dolu anların verdiği sancılı dakikaları yaşatıyordu bedeninde. Zorla elde ettiği güzellikler bir yağlı bir urganın elde tutulamamsı gibi bir haldi yaşadığı… Hem mutluluk hayatından akıp gidiyor hemde giderken canını acıtıyordu… Elleri değil belki ama kalbi çok yaralanmıştı..

O gün, hayatı ondan ayrılışına sebep olan birikimleri düşünmekle geçecekti… O güne kadar ne yapması gerektiği ile ilgili derin düşüncelere dalacaktı günün ilerleyen saatlerinde, ayın ilerleyen günlerinde veya yılların ilerleyen aylarında… Aslında genç adam için bunları düşünmek yaranın üzerine bakıp ne durumda acaba merakındaki saf bakışlardı. Ama yinede farkındaydı yaranın üzerinde çok durulmadan, düşünülmeden oksijensiz bırakmak gerektiğinin. Böyle düşüncelere, acı dolu yaşanmış o bitişe daha fazla pirim vermemeliydi… Evet evet oksijensiz bırakmalıydı… Nefessiz kalmalıydı ki bu düşünceler daha ötesi acılara set çekmeliydi…

Günler, haftalar, aylar, yıllar derken bir türlü silinmiyordu genç adamın aklındaki o.. Sadece o olsada iyiydi.. Onunla yaşanan her anda, herhangi bir durumda, herhangi bir duruşta, herhangi bir fiilde, herhangi bir kokuda, herhangi bir olayda….. o…. o…. o…. Hangi yöne baksa o, ne tarafa gitse o, ne söylense o … yine o yine o….

Dinlediği şarkıda o vardı şu anda kulaklarında yankılanan.. Dinlediği şarkı onu hatırlatıyordu.. Buruk bir tebessüm ile eşlik ediyordu artık genç adam kendini anlatan kendine hak veren şarkıya…

Artık hayatımdan çıksan diyorum
Bu ikili delilik sona erse
İkimiz için de en hayırlısını diliyorum
Hiç olmamış gibi davranabilmeyi
Bu yok ediciliği anlayabilmeyi
Bir bilsen ne kadar yürekten istiyorum

Daha fazla tükenmeye takatim yok…


Sancı dolu gecelerde bulmuştum seni…

16

Mart

Hayata bakmakta ki amacı sonsuzu görebilmekti sadece…

İyi olduğu zamanlarda hep bu bakış açısı ile yüreği dolar ama ne zaman darlansa ortalığa sessiz sessiz küfürler savurur, hayatı gri gösteren siyah gözlüklerini gözüne takar, dünyaya geliş amacı gri ve soğuk havalarda insan nefesinin ağızdan çıktıktan sonra göğe yükselmesi gibi kendinden uzaklaşan bir amaca dönüşürdü..

Böyle vakitlerde kendini toparlama haline girmeye başladığı dönemlerde İbrahim Ethem’in söylediği olarak hatırladığı cümleler aklına gelirdi; “Kolay zamanda Bağdat’ın köpekleride şükrederdi”…

Genç adam şöyle bir etrafına baktı.. İnsan olmanın hakkını verme adına “Yarabbi Şükürler Olsun” dedi… İnsan olma şerefini üzerimize verdin, taşıma gücünüde ver düşüncesi geçti aklından.. Çünkü kader adalet ediyordu ve etmeye devam edecekti, insanlar her ne kadar zulmetsede…

Genç adam; “Yarabbi Şükürler Olsun” dedi sancı dolu olduğunu düşündüğü gecenin bir vakti…

İyi ki ”O” vardı…


Next Page »

En son yorumlar
  • Birisi: İs ile karartacak yegane ruhu
  • Ahmet Şamil: önemli olan ilahiyatçılardan evliya çıkması değil, onların bugün Hz. Peygamber'in misyonunu temsil edip...
  • Ahmet Şamil: syn serdar şamil beni eskilere götürdün dağardında beraber geçirdiğimiz o güzel günlere. çocukken çeşme...
  • katrunneda: "Hayat yaşadığımız şekliyle tiyatroyu andırır. Kişi gayesiz, gece ve gündüzleri izler. Gün be gün...
  • ALAATTİN GÜRIRMAK: SAYIN SERDAR ŞAMİL OKYAY(KISAKÖYLÜ)HEMŞEHRİM... SİMAV PEKMEZCİLİK MÜZESİ KURULMASI KONUSUNDA GÜZEL...